sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2010 Cuma

2010 Emmy Ödülleri


Bir hafta kadar geç kalmış bir yazı... Bu seneyi ortalama bir Altın Küre sunumu ve vasat diyebileceğimiz bir Oscar töreni izledik. Öncelikle Emmy bu iki organizasyondan da iyidi, gerek dizi oyuncularının daha eğlenceli tipler olması gerek müzikal şovlar; akşamı güzelleştiren unsurlardı.

Ödül töreninde olanlara gelirsek; benim anlamadığım şekilde her sene ödülleri toplayan Mad Men, nispeten daha az ödül alsa da Modern Family ile birlikte akşamın galipleri olmayı başardı. Breaking Bad'in baş rolü Bryan Cranston'ın ödül alması bekleniyordu ama yardımcı rolde Aaron Paul'e de ödül gelmesi en azından bana biraz sürpriz oldu. Big Bang Theory'nin yıldızı Jim Parsons'ın komedi dalında ödül alması dizinin hayranları tarafından sevinçle karşılandı haliyle, Alec Baldwin'in ödülü alamaması kanımca iyi oldu bu sene, zira Tina Fey gibi tekel haline getirmişti kategoriyi. Nurse Jackie karakteriyle daha önce Sopranos ile Emmy'e ulaşan Edie Falco bu sefer komedi dalında ödüle ulaşıyordu, ödülü aldığında söyledikleri ise hayli ilginçti: " Ben komik değilim ki! ". En iyi komedi dizisi,senaryosu gibi komedi dalında önemli ödülleri toplayan Modern Family'den sahnelerin kullanıldığı şov, akşamın en ilginç ve orjinal anlarındandı. Televizyon dizileri kısmında ise Temple Grandin adeta süpürdü. Claire Danes'in üstün performansı tahmin edilebilir olsa da film bu dalda en iyi baş rol erkek oyuncu ödülünü alan Al Pacino dışında rakiplerine şans tanımadı. Yapım bütçesiyle adını duyuran The Pacific ise irli ufaklı tonla teknik dalda ödüle uzanmayı bildi.

62. Emmy Ödüllerinin Tam Listesi:

Drama
En İyi Dizi: Mad Men
En İyi Erkek Oyuncu: Bryan Cranston, Breaking Bad
En İyi Kadın Oyuncu: Kyra Sedgwick, The Closer
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Aaron Paul, Breaking Bad
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Archie Panjabi, The Good Wife
En İyi Senaryo: Mad Men
En İyi Yönetmen: Steve Shill, Dexter (The Getaway)

Komedi
En İyi Dizi: Modern Family
En İyi Erkek Oyuncu: Jim Parsons, The Big Bang Theory
En İyi Kadın Oyuncu: Edie Falco, Nurse Jackie
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jane Lynch, Glee
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Eric Stonestreet, Modern Family
En İyi Yönetmen: Ryan Murphy, Glee (Pilot)

TV Filmi Ve Mini Dizi
En İyi Mini Dizi: The Pacific
En İyi TV Filmi: Temple Grandin
En İyi Erkek Oyuncu: Al Pacino, You Don't Know Jack
En İyi Kadın Oyuuncu: Claire Danes, Temple Grandin
En İyi Yönetmen: Mick Jackson, Temple Grandin

Diğerleri
En İyi Variety Show: The Daily Show, Jon Stewart
En İyi Reality Show: Top Chef
En İyi Animasyon: Disney Prep & Landing



20 Ağustos 2010 Cuma

Puslu Yönetmenler #1 : BRAD ANDERSON

Bazı yönetmenler vardır; popüler kültüre teslim olmaz, derinden sürdürür çalışmalarını. Bir tek haber bulmanız zordur onlarla ilgili ama filmlerinin de kendine has izleyicisi vardır. İşte bu yönetmenlerle ilgili yeni bir yazı dizisi bu... İlk konuk ise işlediği türlere farklı bir işlev getiren Brad Anderson...

Son yıllarda yaptığı gerilim filmlerinin aksine romantik-komedi ve drama türleriyle uzun metraja giriş yapmıştı Anderson. Next Stop Wonderland'te sinema bölümünü okuduğu Boston şehri eşliğinde garip bir doğru ilişki karmaşasını anlatıyordu yönetmen. Annesi ve yakın çevresi tarafından mutsuz olarak tanımlanan Erin'e yine aynı insanlardan değişmesi gerektiği öğütleri yağar durur. Sevgilisi Sean'dan ayrılan ve basit çapkın erkeklerin kendisinin dış güzelliğini çeşitli yollarla ele geçirme isteklerine karşı koymaya çalışan, hatta zaman zaman bu erkeklerle oynayan Erin, kişiliğinin kendisini yansıtıp yansıtmadığı konusunda bir iç çatışma yaşayacaktır. Erin, babasının kendisine yazdığı şiir kitabının tüyolarıyla hayatının yönünü belirleyecektir. Erin'in hikayesiyle eş zamanlı olarak Alan'ın hikayesini de görüyoruz. Alan, 35 yaşında bir tamircidir ama deniz biyoloğu olmak için okula gidip Boston akvaryumunda gönüllü çalışmaktadır. Film en başından beri Alan ile Erin'in hayatını zaman zaman birbirine kesiştirerek niyetini baştan belli ediyor. Yönetmenin amacı, hayatları ufak çizgilerle kesişen bu ikilinin ilişkisini göstermek değil, bu ikilinin tanışma sürecini; kader konusunu karakterler üzerinden sorgulayarak izleyiciye aktarmak...


İlk filminden olumlu eleştiriler alan yönetmen, doğru müzik seçimleriyle de bağımsız film severler tarafından beğenilmişti. Şahsi olarak yönetmenin en sevdiğim filmi, 2. filmi olan Happy Accidents... Bu sefer drama ve romantik-komedi türünün yanına görülmedik şekilde bilim kurguyu ekleyen Anderson; bu türlerin harmanını gerçekten de iyi yapmıştı. Filmlerine genellikle çok ön planda olmayan ama rüştünü ispatlamış aktrisleri koyan yönetmen, bu filminde de başrole benim Hollywood'un en yetenekli ve hoş bayanlarından dediğim Marisa Tomei'i koyuyordu. Anderson'ın ilk filmindeki Erin karakteriyle ilişkiler konusunda benzeyen Ruby, gönül işlerinde hiç bir zaman dikiş tutturamamış, hayatına çeki düzen vermek isteyen alelade bir kadın olarak karşımıza çıkıyor Happy Accidents'ta. Ruby'nin hayatı, Sam Deed adlı bir adamla tanışmasıyla yavaştan değişmeye başlıyor. Ruby Sam'den hoşlanıyordur ama Sam'de ki bir takım farklılıklar da gözüne çarpmaktadır. Filmin sürprizli gidişatı yüzünden konusundan ve içeriğinden bu kadar bahsetmek yeter. Brad Anderson ilk filminde bahsettiği konuların üzerinden gitmeye devam ediyordu bu filmiyle ama olabilecek en orjinal şekliyle...

İlk iki filminden sonra gerilim türüne geçiş yapmıştı Anderson. Sırasıyla Session 9, The Machinist ve Transsiberian filmleri gerilim sinemasının günümüzdeki en önemli filmlerinden oldular. Özellikle Session 9 ve Machinist konu benzerliği yönünden de yönetmenin içeriğe ne kadar hakim olduğunu gösteriyordu. Filmlerinde hep normal insanların hayatını anlatan yönetmen, bu sefer hayatın bir şekilde çelme taktığı insanları ele alıyordu. Belediye binasına çevrilecek olan akıl hastanesinin bakım-onarım işlerini bir şekilde almayı başaran grup, iş sırasında hem akıl hastanesiyle alakalı hem de kendileriyle alakalı sırları istemeseler de öğrenmek zorunda kalacaklardı. Gayet basit görünen bir konuyu bir kaç sinemasal numarayla ilgi çekici hale getiren yönetmen, iki-üç tane tür adına önemli sahnelere imza atmasına rağmen Session 9'ın kendisinin en zayıf filmi olarak değerlendirilmesine engel olamamıştı. Belki yönetmenin en zayıf filmiydi ama eleştirmenlerden olumlu eleştiriler almıştı ve yönetmenin gerilim sinemasına girişine iyi bir temel olmuştu Session 9. The Machinist ise sinema çevresince yönetmenin en çok sevilen filmi olmayı başardı. Psikolojik unsurları önceki filmindeki gibi bolca kullanan yönetmene rolü için büyük bir fedakarlıkla 30 küsur kilo veren Christian Bale'in ürküten performansı da eklenince vaat edildiği gibi " rahatsız " bir film ortaya çıkmıştı. Senaryonun ince ince işlenerek ilerlemesiyle izleyicinin ilgisi ayakta tutulmuş. Film kurgusunun sahip olduğu sürprizlerden ötürü içeriğe çok girmek istemiyorum ama şöyle söylenebilir, izleyeni ters-sinemasal ataklarıyla şaşırtacak bir film The Machinist...

Anderson son filmi içinde çok özel şeyler düşünmüştü. Çin'den Sibirya'yı yararak Rusya'ya varan Trans-Siberia ekspresi sadece kendi başına bir gerilim filmi malzemesi. Gerilim filmi için gayet elverişli olan bu konuyu işleyen Anderson olunca son yılların en klas gerilim filmlerinden biri ortaya çıkıyor haliyle. Ben Kingsley'nin artık üstüne yapışmış olan o ürkütücü kötü adam hali, filmde Emily Mortimer ve Woody Harrelson çiftinin karşılaştığı tek olumsuz şey değil elbette. Yan rollerdeki incelikli oyunculuklarda filmin geren atmosferine katkı sağlıyor... Bu üç gerilim filmiyle türün inceliklerini çözdükten sonra türe katkı yapmaya da başlayan yönetmen kariyerinin en dolu günlerini yaşıyor. 3'ü gerilim, 1'i müzikal olmak üzere 4 tane filminin prodüksiyonu sürüyor Anderson'ın. Gerilim filmlerine yönetmen arayan yapımcıların ilk başvurduğu yönetmenler arasına giren yönetmen, ilerleyen zamanlarda gizlendiği bağımsız film yönetmeni kimliğinden çıkarak daha büyük kitlelere hitap edeceğe benziyor.

Bir sonra ki köşede kalmış yönetmen konuğumuz: Paul Thomas Anderson...


2 Ağustos 2010 Pazartesi

Bir Dönemin Başlangıcı: INCEPTION


Daha açıklandığında heyecanlanmıştık, konusunu duyup fragmanını gördüğümüzde ise tam anlamıyla kudurduk. Beklediğimiz oldu; iki haftalık gecikmeyle sinemalarımıza ulaştı Inception. Bu kadar heyecanlanmamızın en büyük sebebi yönetmen koltuğunda Christopher Nolan'ın olmasıydı tabi ki. Filmlerine senaryo anlamında da katkıda bulunan Christopher Nolan, daha çok kardeşi Jonathan Nolan'ın kaleminden destek alıyordu. Inception, Christopher Nolan'ın senaryosu direkt olarak kendisine ait olan 2. filmi. Böyle bir senaryonun 16 yaşında aklına geldiğini söyleyen Nolan Ustamız, 10 sene öncesine kadar bu fikri kağıda dökememiş. İlk uzun metrajlı filmini çektikten sonra Inception'ın senaryosuna çalışmaya başlasa da araya hep farklı işler girmiş. Bu nedenlerle, Nolan'ın " ilk aklıma düşen filmim " diyeceği Inception'ı tamamlaması 2010 yılını bulmuş.

Nolan, film şirketinin amblemini labirent şeklinde yaparken bunu düşüncesizce yapmamıştı tabi ki. Küçüklüğünden beri labirentlere ilgisi olan Nolan, ilk defa bu tutkusunu böyle bir düzeyde bir filminde kullanabilme imkanı bulmuştu. Gençliğinde insomnia rahatsızlığından muzdarip olan yönetmen bu yönünü yine bir filminde kullanmış, hatta filmin adını " Insomnia " koymuştu. Yani yönetmenin kendi hayatından parçaları filmlerine yansıtmasına alışık olduğumuzdan Inception'ın rüya sekanslarının mimari görüntüsünün nedenini anlıyoruz hemen. Sadece bunlar değil Nolan'ın Inception'da kullandıkları. Hayatı boyunca psikanaliz yöntemini ilginç bulan Nolan, kendi kurduğu rüya sisteminde bu yöntemi de kullanma fırsatını buluyor. Özellikle filmin ikinci kısmında, tıpkı Matrix'te ki gibi gerçeklik olgusunu da sorgulayan Nolan, realite ile ilgili tüm teorilerini Marion Cotillard'ın oynadığı Mal karakteri üzerinden veriyor. Inception'da rüya konusunda çok ilginç saptamalarda bulunan Nolan şöyle diyordu film çekimlerinde: " Rüyaların her zaman insanın asıl gerçekliği olduğunu düşünmüşümdür, bir fikir rüyanızda belirirse eğer onu unutmanız imkansızlaşır çünkü bilincinize yerleşmiştir o artık. " Bu fikri filmde repliklerine de yansıtan Nolan, yaşadığı süre boyunca rüyalar hakkında çok düşünmüşe benziyor.

Biraz da işin teknik kısımlarından bahsedelim. Nolan'ın Inception'ının bu kadar sükse yapmasının en büyük nedeni olağanüstü kurgusu. Zaten senaryo anlamında normal bir filmin 3-4 katı zorluğunda bir konuyu hatasız olarak aktarma çabası takdire şayan olan Nolan, yetmiyormuş gibi bir de " fikir ekme " görevi kısmındaki müthiş kurgu becerisiyle bizi nakavt ediyor. Film, sırf bahsettiğim " fikir ekme " kısmındaki kurguyu görmek için izlenmeli. " İyi filmlerin iyi müzikleri olur " sözünü adeta onaylayarak her el attığı filmi daha da güzelleştiren Hans Zimmer'in filmin atmosferine etkisi çok büyük. Hans Zimmer doğru tercih olmuş. Oyuncu seçimleri de dört dörtlük. Di Caprio ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu son iki filmiyle göstermiş oluyor. Yine de Inception'ın en iyi performansını sergileyen isim; başarılı karakter oyunculuklarıyla ünlü Joseph Gordon Lewitt oluyor. Oyuncu Arthur rolüne tam anlamıyla yapışıyor ve Nolan'ın kalemiyle de son yılların en önemli dövüş sekansına imza atıyor... Tabi bu kadar olağanüstü işlerin arasında eksileri de yok değil Inception'ın. Fikir hırsızlığını anlattığı aşamada hızlı ve dil anlamında ağır diyaloglar kullanan Nolan, kardeşi Jonathan Nolan'ın usta diyaloglarını arar gibi olmuş. Özellikle karlı bölümlerde film; o süreye kadar yaşamadığı çelişkileri yaşıyor, bir kaç anlamsız diyaloglara giriyor, Ellen Page'in oynadığı Ariadne karakterini anlamsız kılıyor. Son bölümlerde ki CGI efektleri ise iyice kendini belli etmiş. Ama bu eksileri bu kadar ağır bir senaryo altında kabul edilebilir hatalar olarak sayabiliriz; tıpkı Matrix'in yaşadığı çekim hatalarında yaptığımız gibi...

Nolan filmini yine normal bir şekilde bitirmiyor ve insanlara yorum şansı tanıyor. Nolan'ın ustaca tercihi diyebiliriz buna. Fark ettiyseniz filmin konusundan direkt olarak bahsetmedim çünkü Inception o kadar basit bir film değil. Nolan zekasıyla bu kadar büyük bir senaryoyu öyle bir şekilde kotarmış ki her ayrıntısı filme bir şeyler katıyor. Bu yüzden ne yapın edin Inception'ı sinemada izleyin. Hatta sağlıklı bir okuma için ikinci izlenimde şart gibi duruyor. Di Caprio'nun oynadığı Cobb'un dediği gibi " En dayanıklı parazit nedir? Bakteri mi yoksa virüs mü? Hayır, bir fikir... " Nolan, Inception'ı birden çok kere izlememiz gerektiği fikrini beynimize " ekmişe " benziyor...

27 Temmuz 2010 Salı

Cop Out

Clerk serisinde yarattığı karakterlerle adını duyuran Kevin Smith'in sonraki yapımları merakla beklense de eleştirmenler tarafından pek olumlu karşılanmamıştı bu son filmleri. Dogma'da din konusuna, Zack and Miri Make A Porno'da ufaktan porno sektörüne el atan Smith, son filmi Cop Out da ise klişeleşmiş polis departmanı ve uyuşturucu satıcılarına kendi kamerasından bakıyor.

9 yıldır New York Polis Departmanında birlikte çalışan Paul ve Jimmy, bir uyuşturucu çetesinin izini bulurlar. Çeteyi ortaya çıkartmaya çalışırken işi batıran ikili, görevden bir aylığına ücretsiz şekilde uzaklaştırılırlar. Kızının düğünü için paraya ihtiyacı olan Jimmy, değerli beyzbol kartını satmaya karar verir fakat Paul ile dükkana gittiklerinde olaylar farklı bir şekilde gelişir, artık iş sadece beyzbol kartı değildir.

Die Hard filmlerinden bu tarz asi polis rollerine alışkın Bruce Willis'i Jimmy rolünde görünce hiçte şaşırmıyoruz fakat 30 Rock'ın siyahi yıldızı Tracy Morgan'dan böyle bir polis tiplemesini yönetmen Kevin Smith bile beklemiyordur kanımca. Birkaç zorlama ve anlamsız diyaloğunun dışında Paul karakterinin gevezeliği ve " boş adamlığı " gayet iyi verilmiş filmde Tracy Morgan'ın ilginç oyunculuğu ve Smith'in kalemi sayesinde. Boşboğaz iki polis rolünde ki Adam Brody ve Kevin Pollak ise sade ve akıllı oyunculuklarıyla filme derinlik katıyorlar. Kevin Smith'in fetiş oyuncularından Jason Lee'yi de filmde Jimmy'nin eski karısının küstah sevgilisi rolünde görmek mümkün. Paul ile birlikte filmin fütursuzluğunu sağlayan diğer önemli karakter ise Dave. İlk üç American Pie filminin Stifler'ı Sean William Scott'ın oynadığı Dave karakteri senaryoda çok önemli bir yer kaplamasa da filmin en önemli eğlence kaynaklarında biri olduğu kesin.

Cop Out eleştirmenlerden olumlu yorumlar almasa da özellikle birkaç orjinal sahnesiyle komedi türüne katkı sağlaması nedeniyle izlenebilir bir film. Özellikle yazları olan iyi film azlığında gayet memnun kalınabilir Cop Out'tan. Filmdeki diyalog açısından aşırıya kaçan sahneleri ise Kevin Smith'in marjinalliğine vermek lazım, tüm bunlar göz önüne alındığında komedi filmi arayanlar için doğru adres olabilir şu günlerde Cop Out...


Cop Out Trailer from Jason Arakacaryan on Vimeo.

18 Temmuz 2010 Pazar

The Cove: Küçük Bir Koy Ama...


Ntv sağolsun; çok merak ettiğim, 2010 En İyi Belgesel Oscar'ını almış The Cove'ı izleme şansına eriştik. Daha önceden de Japonların büyük balinalara yaptıklarını bildiğimden, yunusların konusunda olayın şuanda ne durumda olduğunu ayrıca merak ediyordum.

Filmin başında Taiji'deki yunus katliamını kanıtlamak için ekibin toplanmasını izliyoruz. Filmin ilk kısmında yürek burkan kısımlarından biri; 60'ların ünlü dizi serisi Flipper'ın yunus eğitmeni Richard O'Barry'nin Flipper'ı oynayan eğitimli yunuslardan birinin ellerinde intihar etmesini söylemesiydi. Okyanus veya büyük denizlerde yaşamaya alışkın yunusların ufak bir havuzda gösteri dünyasına sunulmasının; yunusların depresyona girmelerine neden olduğunu ve tüm bunların sonucunda yunusların intihar ettiklerini belirten O'Barry, " O zamanlar bu bilinçte olsaydım, her sene bir Porsche alacağıma; gösteri dünyasından birkaç yunus kurtarırdım " diyordu. Yani Taiji de sadece yunusların katledilmesi değil, yakalanan yunusların gösteri merkezlerine satılması da önemli bir sorundu.

Belgeselde; içlerinde Isabel Lucas ve Hayden Panettiere gibi ünlülerin bulunduğu bir sörfçü grubunun bu kale gibi savunulan Taiji koyunda olanları protesto amacıyla yaptıkları gösterinin fiziksel şiddetle savuşturulmaya çalışılmasının görüntülerini izleyenler, bunun biraz da duygu sömürüsüne kaçtığını söyleyebilirler çünkü kaba şiddet karşısında kameraya karşı ağlamaya başlayan Heroes yıldızı Panettiere gerçekten de pek yapmacık duruyor. Filmin eleştirilen noktalarından biri de Japonları baya bir suçla itham etmeleri ve " bunlarda her buldukları boku yiyorlar yav " tarzındaki Japonlara karşı duruşları idi. Gerçi filmin ilerleyen bölümünde bu hatalarından vazgeçip sadece konuyla ilgisi olan Japonlar üzerinden olayı devam ettirseler de ülkelerinde (bkz. Amerika ) o kadar dönen yunus gösteri şovlarına neredeyse hiç değinmemeleri de pek samimi durmuyor.

Filmin ilerleyen kısımlarında, film amacını hatırlıyor ve buna uygun hareket ediyor. Taiji koyuna çekime geldiklerinde belli bir alana kadar çekime izin veren Japon balıkçılar; sonradan yaptıklarının ortaya çıkmasından tırsarak baya sert bir önlem alıyorlar ekibe karşı. Bu aşamadan sonra işler illegal ilerlemeye başlıyor ki en acı görüntüler bu kısımda yakalanıyor. Gece bastığında gizlice koya giren ekip; termal kameralarla etrafı kolaçan ederken, dalgıçlar yunusların seslerini kaydetmek amacıyla alıcılarıyla dalıyorlar. Ayrıca gizli çekimler için kameralar kayalıklara kamufle şekilde yerleştiriliyor. Artık sadece beklemek gerekiyordu ki istedikleri görüntüler yavaş yavaş gelmeye başlıyordu bile. İşçiler kendi aralarında konuşurken bile " şu kadar yunus öldürdüm, yok balina eti böyleydi " gibi falsolu şekilde konuşuyorlardı ki ekibin işine gelmişti bunlar. Yunusların yakalandıkları o acı sahnelerden bahsetmek bile istemiyorum. Babam ve Oğlum bile yalan oluyordu bu görüntülerin yanında; insanın kalbi sızlıyordu.

Bir de yunus etinin satılma durumu vardı ki bu Japon halkı içinde vahim bir durum oluşturuyordu. Zira yunus deniz ekolojisinin en üst basamaklarında bulunduğu için bünyesinde normal memelilerden daha yoğun miktarda cıva bulunduruyordu. Bol cıvalı yunusların etleri, büyük mağazalarda sağlık onayı almış balina eti diye satılıyordu ki Japon halkının yunus eti yediklerinden en ufak haberleri yoktu. Belgeselin diğer bir olumlu yönü; sırf suçlama üzerine çalışmaması ve Japon balıkçılara da savunma hakkı vermesiydi. Lakin balıkçılar adına belgeselin sorularını yanıtlayan bilmem ne müdürü o kadar ezik kaldı ki sorular ve kanıtlar karşısında, belgesel tamamlandığında görevinden alınmıştı bile.

The Cove üstüne düşeni yapıyor ve insanlığın ilgisini biraz da olsa bu konuya çekiyor. Şahsi fikrim; iletişim anlamında insana bu kadar yakın olan bir türün bir nevi " soykırıma " kurban gitmesi, hem insanlık için yalnızlığa hem de okyanus için ekolojik dengesizliğe neden oluyor... O'Barry kapanışı şöyle yapıyor: " Ömrüm bitene kadar sadece bu işe odaklanacağım, bu ufak koydaki yunuslar kurtulana dek. Eğer bunu durduramazsak, bunu düzeltemezsek; daha büyük sorunları unutun, umut yok demektir. "

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Honey, Get Up Now!

Kariyerinin başlarında ufak çapta aile dizilerinin yönetmenliğini yapan Shawn Levy, daha sonraları ikinci sınıf aile komedi filmlerine geçiş yapmış, yıllar ilerledikçe seviyesini düzeltmiş, en son olarak Night at the Museum serisine imza atmıştı ki Date Night gibi asıl sıçramasını yapabileceği bir şans yakalamıştı. Shawn Levy'nin en büyük şansı, Office'in yıldızı Steve Carell ve 30 Rock'ın yaratıcısı Tina Fey gibi komedi ustalarının başrollerde olmalarıydı. Sadece bu iki yıldız değil, oyuncu kadrosu açısından son yılların en önemli kadrolarından birine sahip film. Örneğin bu tarz filmlerin adamı Mark Ruffalo bile iki dakika ya var ya yok filmde. Mark Wahlberg, James Franco, Mila Kunis, Taraji Henson, Ray Liotta, William Fichtner, Leighton Meester, Common da filmdeki diğer önemli isimlerden. Film için bu isimlerin olmasından çok bu isimlerin rolleri için doğru seçilmesi çok önemli. Oyuncular, filmdeki rollerinin az ama öz olduğunun bilincine vardıkları için gayet olumlu performans sergilemişler.

Orta yaşlarında olan, klasik bir evli çift görüntüsü veren Phil ve Claire Foster çifti; en yakın arkadaşlarının boşanacaklarını duymalarından sonra bunun kendi başlarına da gelmemesi için evliliklerine heyecan katmaya karar verirler. Bunun için şehirdeki lüks restaurantlardan birine gittiklerinde yer olmadığını görürler, barda sırada beklerlerken başkalarının rezervasyonunu alırlar ve olaylar bu dakikadan sonra iyice farklı bir noktaya gelir.

Filmin başından itibaren Tina Fey ve Steve Carell ikilisi birbiriyle o kadar bağlantılı oynuyorlar ki biri bunlar gerçek hayatlarında da evli dese çok rahat inanırız. Phil'in tertipsizliğinin, plansızlığının anlatıldığı o minik sahnelerden tutunda Claire'in kontrolcü kişiliğinin gösterildiği sahnelere; filmde en ufak gereksiz sahne bulunmuyor. Sahnelerin tamamı karakterlerin gelişimlerini gösterme ve filmin devamını sağlama amacı taşıyor. Başta da dediğim gibi yan rollerdeki oyuncuların usta katkılarıyla komedi anlamında gerçekten iyi bir film oluşmuş. Nasıl güldüreceğini bilen bu iki isimden de daha azı beklenemezdi zaten.
Filmin yönetmeni ve kamera arkası ekibi gerçekten de başarılılar filmde. Senaryo da izleyeni filmde tutuyor, devamını öğrenme isteği uyandırıyor. Diyaloglar da bu ikiliye uygun yazılmış. Şu yaz aylarında komedi filmi bulamayanların, ezelden beri iyi komedi filmi sevenlerin, türe ısınmak isteyenlerin görmesi gereken bir film Date Night. Aşağıda fragmanını da bulabileceğiniz filmin; özellikle Steve Carell odaklı sahnelerine dikkat etmenizi öneririm. Tina Fey'in de filmin sonlarındaki sahneleri çoğu kişiyi şaşırtacağa benziyor.Şimdiden iyi seyirler...

13 Temmuz 2010 Salı

Usta, Buraya Bol Klişeli Çek Bir Tane!

Şu yaz ' gerçekten ' sinema açısından kurak geçiyor. Christopher Nolan'ın Inception'ı çıkana kadar özgün bir film ile karşılaşmamız zor gözüküyor. Ülkemizde ' Twilight kızlarının ' etkisiyle salonlar bu tarz filmlere verilmekte, özellikle bağımsız yapımlar bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda salonda gösterime girmekte; birçoğu ise bu şansı yakalayamayarak ülkemizi es geçmektedir şu yaz aylarında. Nese bu ayrı bir yazı konusu. Bende bu sıkıntıda bari Torrentten film indireyim kendime geleyim diyerek açtım Torrente yeni düşen filmleri. Losers'ın DC Comics çizgi romanlarından biri olduğunu duymuştum zira çizgi romandan çevrim filmlere kişisel olarak bir ilgim vardır özellikle iyi bir çevrimse tadından yenmez. Nese Losers'ı görünce indireyim dedim, belki Iron Man'in ilk filmi gibi şaşırtır dedim, Avatardaki Mavi Na'vi görüntüsüyle bile kendine hayran kitlesi yaratan Zoe Saldana var dedim, eğer uygun bir rol verildiği takdirde rolünü layıkıyla yapabilen bir Chris Evans var dedim, filmi izlemek için dedim de dedim ama bileydim filmi Sylvain White adlı mahlukatın yönettiğini, bileydim böyle kötü bir senaryo grubu olduğunu izler miydim hiç...

Filmin olayına girersem; Bolivya'da ayrıntısını pek bilmedikleri bir göreve gönderilen Özel Tim Ekibi, bir şekilde ihanete uğrarlar ve kendilerini öldü göstermek zorunda kalırlar. Bolivya'da normal bir hayata alışma süreçlerinde ise kendi hesapları olan bir kadın; onları ülkelerine geri döndürebileceğini, isimlerini aklamalarına yardım edeceğini söyler, üstelik düşmanları da ortaktır ve kadının ekibe karşı tek şartı; bu düşmanın her ne olursa olsun öldürülmesidir, bla bla bla... Spoiler'ı çok sevmediğim için bende dikkatli olmaya çalıştım ama en heyecan kaçırmadan anlatabildiğim şekli budur filmin. Filmin işlenişine, oyunculuklara falan gelirsek: Bir kez hikayeyi 13 yaşında bir çocuk yazdı deseler inanabilirdim, otuzuncu dakikadan itibaren olayların gelişim aşamalarını o kadar kolay tahmin edebiliyorsunuz ki filmi 'prestij' için izliyorsunuz. Yönetmenin o yerli yersiz her sekansa koyduğu ağır çekim sahnelerden bahsetmek bile istemezdim, o kadar abartmış; sadece bir sahnede uyumlu olmuş bu tercih. Görüntü yönetmeni ve grafikerler en azından ev ödevlerine senaristlerden ve yönetmenden daha çok çalışmışlar, filmin başındaki büyük patlama sahnesi dışında efektler iyi kotarılmış denebilir. Oyuncular içinde ise genelde bir zoraki oynamışlık, bir sıkkınlık mevcut. Özellikle başroldeki Jeffrey Dean Morgan rolüne öyle uymamış ki filmin kalan tüm heyecanını da o alıp götürüyor. Silah tuttuğunda bile 'hadi be o adam silah taşır mı bolum' diyaloğuna giriyorsunuz kendi kendinize. Chris Evans'ın absürd durumlardaki duruş yeteneği bir sahne dışında vasıfsızca kullanılsa da empati kurabileceğimiz karakterlerden biri ve muhtemelen teki bu patavatsız kardeşimiz. Zoe Saldana ise kendisine denileni yapıyor, filmdeki östrojen varlığının tek kaynağı olmak gibi önemli bir görevi üslenmeye kalktığı dakikalarda sanki koltuk altı kıllarını görür gibi olsakta çok üstelemiyoruz kendisini zira her türlü 'tam' bir film olmadığının farkındayız karşımızdakinin. Kötü adam karakterini oynayan abimizin ise oyunculuk adına öle aman aman bir falsosu gözükmüyor filmde lakin yine onun gaddarlığının falan gösterildiği bazı sahneler çok gereksiz ve gerçeklikten uzak bir şekilde yazılmış; her türlü senaristler ve yazım ekibi patlıyor yine.

Filmin sonundan anlıyoruz ki yüksek ihtimal devam filmi gelecek. Eğer çok büyük bir değişiklik olmazsa- özellikle yönetmen koltuğunda - film yine Amerikan askerinin asil kurtarıcılığını savunacak, yine hikayelerde klişeler barındıracak, yine filmi tamamen slow - motion izleyeceğiz ve yine başroldeki; kahvede can sıkıntısından okeye sarmış amcalarımız gibi gezen elemana tahammül edeceğiz. Tabi filmi izlersek eğer... Filmin fragmanı ise şaşırtıcı şekilde eğlenceli onu da aşağıda bulabilirsiniz.