futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Tek Bir Suçlu Yok!

Galatasarayda gerçekten zor günler yaşanıyor şu sıralar. Bu durumun günahını yükleyecek bir suçlu arıyor herkes. Gelin görün ki tek bir faktörün başını çektiği bir durum değil bu...

YÖNETİM SORUNSALI

Adnan Polat daha yazın başında taraftarlar tarafından aşırı derecede sevilen Haldun Üstünel'i bir tehdit unsuru olarak görmüş ve yönetimden tasfiye etmişti. Tüm transfer yönetiminin başına da kankası Adnan Sezgin'i getirmişti başkan Adnan. Sadece bu değildi camiadaki değişiklik. Üstünel'in gitmesiyle transfer vizyonu da değişti takımın. Genelde bonservisi elinde olan oyunculara yani kolaya yönelmeye başladı camianın transfer zihniyeti. Rakipleri -doğru ya da yanlış- transferlerini erkenden yapmaya başlamışlardı lakin Galatasaray yönetimi kime el atsa sonuç alamamıştı. Her ne kadar iyi oyuncu olsalar da doğru transfer olup olmadıkları tartışılabilir düzeyde olan iki isim; Lorik Cana ve Pablo Pino alınmıştı. Rjkaard'ın 4-3-3'üne uyacak bir orta saha transferi ise hala bir yılan hikayesi... Yönetimin tek çelişkisi transfer konularında değil tabi. Adnan Polat ne zaman basının karşısına geçse şöyle para getirecek böyle kar sağlayacak projelerimiz var diye bol keseden sıralıyordu niyetlerini. Ama unutuyordu ki Galatasaray taraftarı neredeyse bir asırdır takımının ekonomik ferahlığı olmasa da sevmiştir klübünü, onların öncelikleri çok başkadır; Galatasaray ruhu, dünya genelinde sportif başarı yakalama arzusu, sadece Türkiye başarılarıyla yetinmeme bunlar taraftarın saydığı, Adnan Polat'ın yavaştan sırt çevirdiği amaçlardır.

BÖLÜCÜ TARAFTAR SORUNSALI

Bir takım sezona kötü başlayabilir, bir yönetim hatalı kararlar alabilir ama taraftarın en azından daha eylül olmadan su koyuvermemesi lazım. Taraftarın tamamı değil benim bahsettiğim. Galatasaraylılığından şüphe ettiğim bir takım kişiler bunlar. Beşiktaş'ta Nihat'ı ıslıklayanlarla Ali Sami Yen önünde Bursanın şampiyonluğuna sevinenlerle zihniyet olarak aynı kişilerdir aslında bunlar. Bunlar gibi "güya" taraftarlar yüzünden morali zaten düşük olan takım maç içinde karanlığa sürüklenmekte. Her taraftarın sabrına ihtiyaç duyduğu bir dönemden geçiyor Galatasaray...

DEFANS HATTI VE TAKTİK SORUNSALI

Ne oyuncu tercihi, ne maç içindeki değişiklikler... Rjkaard'ın ciddi şekilde olumsuz eleştirileceği bir konu yok. Sakatlıklardan sonra hocanın elinde kalan kadro ve bu kadronun konsantresinin ne kadar olduğu belli, fazla bir kombinasyon şansınız kalmıyor zaten. Rjkaard'a sorulacak tek bir soru; bu kadar kadro anlamında sıkıntının olduğu bir dönemde yaratıcı orta saha oyuncusu ihtiyaçlı 4-3-3'e niye takılıp kaldığı ki bu da hocanın bileceği iş belki antrenmanlarda denemiş fakat tutmamış olabilir, dediğim gibi klişe olarak hemen hocaya suç atmamak lazım... Oyuncuların bir şekilde morali ve konsantresi bozulmuş dedik ama takımın bir bölgesi var ki sanki hepsinin akrabaları ölmüş de maça zorla çıkıyorlar. Evet tabi ki başını Servetin çektiği defans hattından bahsediyorum. Bütün yaz boyunca Rjkaard'ın göndermek istediği Servet, takımda kalacağını kendisi de beklemiyordu herhalde. Bu moralsizlikle Servet her zaman yaptığı hatalar repertuarına yenilerini ekleme kararı almış olacak ki çok ilginç hata örnekleri gösterdi şu 5 resmi maçlık kısımda. Sabrinin yokluğunda beke Ali Turan geçirildi ama oyuncu ne kadar istekli de olsa kendisinde bek hamuru ve oyun zihniyeti yok, bu bek zihniyetsizliği de Kewell'dan maksimum verim alınması için sağ açığa sürülen Arda'nın normalde şuursuz olan futbolunu daha da etkiliyor. İşin ilginci defans hattını normalde toparlayan iki isim olan Hakan Balta ve Neill'ın da kafa olarak hazır olmaması. Özellikle Balta hücum anlamında Kewell'a ayak uydurmaya başlasa da defans anlamında müthiş gerileme içinde... Tüm bu defans hattındaki olumsuzluklar maça kademelerin bozulmasına, basit adam kaçırmalara, yanlış pas seçimlerine neden olarak takımın oyunu defanstan kurmasına engel oluyor. Umarız en yakın sürede toparlanır defans en azından kafa olarak.

BALSIZLIK FAKTÖRÜ

Bazıları diyecektir Galatasaray kaleyi abluka altına aldığı dakikalarda bile organize olamıyor. Doğru olamıyor ama kadro öyle bir oyun seti kuracak yeterlilikte değil şu an. Bir Elano, bir Pino, bir Cana oyun sistemine yerleştikten sonra aynı sorun devam ederse bu eleştiriler yapılabilir. Demeye çalıştığım tüm bu sorunların yanında Galatasaraya bir balsızlık durumu da hakim. Son iki maça baktığınızda Galatasaray oyunu bir şekilde karşı sahaya yıktığında pozisyonlar gelmesine rağmen gerek becerisizlik olsun, gerek şanssızlık olsun, gerek ne derseniz deyin o olsun; top kale çizgisini geçmiyor. Son Bursa maçında buna Bursanın aşırı ballı olması ve hakem balsızlığı da eklenince oyuncularda moral namına bir şey kalmıyor açıkçası.

Sağlık ekibi, stadın gecikmesi, diğer branşlarda yaşanan sorunlarda ufaktan can sıkan diğer konular ama ne olursa olsun bir şekilde Galatasaray bu günleri atlatacaktır, hep atlatmıştır zaten...

22 Temmuz 2010 Perşembe

Guiza Ağlamasın da Kim Ağlasın!


Tam iki sene öncesine gidelim. Evet, o zamanlar Fenerbahçe taraftarının keyfi yerindeydi zira önceki sezon La Liga'da " penaltısız " gol kralı olan Mallorca'lı Guiza ile anlaşılmış, hem de böyle bir gol kralı 17.4 Milyon Euro gibi " uygun " bir rakamla gelmişti. Şimdi şu yazıyı " oba ne güzel, Guizayı yerin dibine sokacak bir yazı daha " diye düşünenler kenara çekilsinler çünkü bu Guiza eleştirisi değil, bir golcünün yaşamaması gerekenler dizisi!

Guiza'nın Mallorca'da sadece ligde 27 gol atmasını iştah kabartıcı bulan Fener yönetimi, aradıkları golcünün Guiza olduğuna inanmışlardı bile. Fakat yönetimin hatası şu olmuştu ki; Guiza fırsatçı bir forvet değildi, hele hele servis yapan bir forvet hiç değildi. Guiza'nın attığı 27 gole bakın; ya Ibagaza ve Arango'nun getirdiği toplarla ceza sahası civarında yaptığı vuruşlarla yada kendi kabiliyeti olan ekstrem vuruşlarla yapmıştır bu golleri. Kaleciden dönen topu tamamlama, paralel paslarla bitirme gibi üst düzey bitiricilik yetenekleri en başından beri vasattır Guiza'nın. Kısacası Guiza, bir zamanların Ümit Karan'ı gibi eksantrik pozisyonların golcüsüdür; kolay pozisyonları, alda atları sevmez pek. Lakin yönetimin aradığı da tam olarak budur; Alex'in derinleme paslarını bitirebilecek bir oyuncu...

İlk sezon kendisinden beklenen " bitiriciliği " gösteremeyen Guiza üzerinde baskılar giderek artmış, hayatı boyunca bu kadar beklenti hissetmemiş ve sorumluluk almamış Guiza ise oyun sırasında daha tedirgin olmaya başlamıştı. 11 golle biten ilk sezondan sonra Guiza, üzerindeki kuşku bulutları sürse de ikinci sezonuna daha umutlu başlamıştı. Ama oruç sezonunu erken açan Guizaya yönelik eleştiriler ve şakalar giderek ağırlaşmış, tüm bunlar oyuncunun moralinin ve sinirlerinin giderek bozulmasına neden olmuştu. Fenerbahçe'nin Bursa'ya 3 - 2 yenildiği maçta oyundan çıkarken yuhalanması bardağı taşıran son damla olmuştu, gözyaşlarını daha fazla tutamamıştı Guiza. Maçtan sonra Fener taraftarının anlamsız bir geri dönüşü vardı. Sanki Guizayı yuhalayanlar Galatasaray taraftarıymış gibi " Guizalar ağlamasın, ağlatılmasın " kampanyalarına başlamıştı Fener taraftarı. Tabi içlerinden hala Guiza ile dalga geçiyorlardı ama son bir şans vermişlerdi ona artık. Guiza bu son şansı başlarda iyi değerlendirse de ligin sonunda " kazanıldığı zannedilen " sonrasında kaybedildiği anlaşılan şampiyonluğun gitmesinin en büyük unsuru olarak gösterildi. Daum ile yollar ayrıldığında Guiza'nın da gideceği belli olmuştu. Yeni patron Aykut Kocaman Guiza'yı kampa almayarak oyuncunun satış fermanını imzalamıştı.

Son olarak Kütahyalı bir " sivrizekalı " vatandaşımız televizyonlara " demeç " vererek Guiza'yı alan takıma Kütahya kaplıca bölgesindeki 12 dönümlük araziyi hibe edeceğini söyledi. Uyanık vatandaşımız sadece sevmediği bir takım olduğunu, Guiza o takıma gittiği takdirde arsayı vermeyeceğini de ekleyerek Guiza nereye gitse " ben bu takımı sevmiyordum yahu " diyebilme garantisini elinde tuttu. Sonuçta şu son yapılanlara kadar olayların büyük çoğunluğu Guiza'nın hakketmediği durumlara sürüklenmesine neden oldu. Umarım kendini evinde hissedebileceği Getafe'ye döner ve tekrardan gollerini sıralamaya başlar okçu.


16 Temmuz 2010 Cuma

Az ama Öz: Dünya Kupası




Bir Dünya Kupası daha geçti gitti; akıllarda pek çok şey yer edindi. Peki neydi bu Dünya kupasını özel yapanlar...
  • Konfederasyon Kupasında ilk çıkışını yapan vuvuzela, asıl süksesini Dünya Kupasında yaptı. İlk maç olan G.Afrika - Meksika maçını televizyon karşısında izleyenler; maçın uluslararası bir terör saldırısına kurban gittiğini bile düşündüler çünkü bu veletin sesi gerçekten fenaydı. Turnuva ilerledikçe kulaklar vuvuzelaya alıştı,hatta vuvuzelayla ritm tutulmaya başlandı, yer yer vuvuzela Ömer Üründül'e tercih edildi.
  • Bundan yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda turnuvanın en iyi ismi olarak aklımızda kalacak isim; ne İniesta olacak, ne Messi ne de Ronaldo. Bu kupanın asıl isimleri Diego Forlan ve Thomas Müller olacak. Öyle ki kardeşi bacaklarını kaybettiğinden beri hayır işlerini bırakmayan, hala daha ilk arabası olan Peugeot 206'yı kullanan, mütevazı golcü Forlan, bu turnuvayla birlikte uluslararası alanda hakkettiği takdiri ilk defa alıyordu kupanın oyuncusu seçilerek. Müller ise daha bundan bir sene önce Bayern Münih'in A takımına yeni çıkmış alelade yedeklerinden biriyken, Van Gaal'in verdiği şansları çok iyi kullanmış ve kendini Dünya Kupasına getirtmişti ama kimse ondan böyle bir performans beklemiyordu, takımda öyle yer etmişti ki onun oynayamadığı İspanya maçında takım hücum yönünden dağılmış, iş göremez hale gelmişti. Bu formuyla Müller turnuvanın gol kralı oldu. 21 yaşında olduğunu düşünürsek, Ronaldo'nun rekorunu geçebilecek bir kaç oyuncudan biri gibi gözüküyor.

  • Bu kupada taraftarlar daha bir heyecanlı, daha bir 'ateşli'ydi sanki. Paraguay taraftarı ve ülkesinde mankenlik yapan Larissa Riquelme başlattı bu taraftar kavramının değişimini. Daha sonra Paraguay'ı Almanlar, Brezilyalılar takip etti.
  • Dünya Kupasını kendi lehine çeviren sadece Larissa bacımız değildi elbet. Bir de iddaa uzmanı Ahtapot Paul çıktı başımıza. Ne kadar iyi niyetli bir hayvanda olsa tüm sonuçları bilmesiyle Türk gençlerinin içten içe gıpta ile baktığı ve kıskançlık beslediği bir mahlukat oldu. Ömrünün bitmesine yaklaşık bir sene kaldığının açıklanması, Bay Tahmin sunucusu Murat Özarı'da pis bir sırıtışa neden oldu.
  • Büyük hakem hataları, Almanya'nın İngiltere 66'nın rövanşını alması, Messi'nin ve C. Ronaldo'nun bekleneni verememesi, Klose'nin Ronaldo'ya 1 gol kala grip olması, İtalya ve Fransa'nın gruplardan çıkamaması, Platini'nin rahatsızlanması, Yeni Zelanda'nın turnuvanın namağlup tek takımı olması; bu Dünya Kupasının diğer önemli olaylarıydı.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Guti Hazretleri Beşiktaşta!

Beşiktaş uzun uğraşlar verdiği Guti transferini bitirdiğini ve oyuncuyla 2 yıllık sözleşme imzalandığını yine bok varmış gibi IMKB'ye bildirdi. Şaka bir yana hem Beşiktaş için hemde Türk futbolu için önemli bir transfer olduğunu düşünüyorum. Öyle ki bence Quaresma'dan daha 'anlamlı' bir transfer gibi duruyor. Gerçi şimdi Beşiktaş'ı bekleyen bir sorun var: Formda olan Delgado'ya ne olacak?

Hadi Tabata satılır diyelim ama özellikle kamptaki performansıyla Delgado, kendini Schuster'e kabul ettirmiş gibi gözüküyordu. Bakalım yönetim bu konuda ve böyle giderse rakam olarak 20'yi bulacağını düşündüğüm yabancı sayısı sorununda nasıl bir karar alacak. Zapo, Fink, Tello yolcu; Tabata ve Holosko da namlunun ucunda gibi. Bakalım ilerleyen günler Beşiktaş adına neler sunacak bize...

12 Temmuz 2010 Pazartesi

İspanyolca Küfür Kursuna Yazılacam Lan!

Maç başlamadan önce İspanya fanatiği babam, İspanya yanlısı amcam ve İspanya antisempatizanı ben; oturmuş yine maçla ilgili konuşuyoruz. Maçla ilgili başlayan muhabbet, son zamanlarda hep olduğu gibi Ahtapot Paul'ün " insanüstü " iddaa yeteniğine geliyor, Ben " hay bu ahtapotun, Almanlar İspanya yenilgisinden sonra salata yapsalardı da kurtulsaydık şu münafık hayvandan " diyemeden maçın ilerleyen dakikalarında çok küfrümü yiyecek Howard Webb tarafından başlama düdüğü geliyordu karşılaşmanın. İlk dakikalarda Hollanda İspanya karşısında önde baskı yaparak topun Xavi, İniesta ve daha da önemlisi Villa'ya ulaşmasını engellemeye çalışıyordu. Başlarda bu baskı nizami ölçülerdeyken, biraz da Howard Webb'in " Otoritemi koyarım, şımarıklığa gelemem " tavrından dolayı bu baskı sert hareketlere ve sarı kartlara dönüşmüştü. Zaten doğuştan sertliğe, kavgaya, güreşe hazır Ramos ve Puyol da sarı kartlılar konvoyuna kaynak yapmakta zorlanmadılar. 28'de De Jong, Rüştü'nün İngiltere maçında Kieron Dyer'a yaptığı " tekvandolik " müdahalenin bir benzerini Xabi Alonso üzerinde denemesiyle, Güney Afrikadan ihraç edilmesi gerekirken sarı kart ile yırtmış ama sarı kartın " ağır bir karar " olduğunu düşünmüş olacak ki hakeme yoğun itirazlarda bulunmuştu bile. Maç, uyluk kemiklerinin vuvuzeladan bile acı verici kırılma sesleriyle devam ederken Hollanda baskıyı artırıp Casillas'ı zorlamaya başlamıştı bile. İspanyanın yardımına ilk yarının bitiş düdüğü geliyor ve sarı bir ilk yarıyı geride bırakıyorduk. İlk yarının sona ermesiyle maçtaki gergin hava bizim oturma odasına sıçramış, hırçın Hollandalıları babama ve amcama karşı tek başıma savunamayacağımı bildiğimden, hemen odadaki havayı dağıtacak bir hamlede bulunmam gerekmişti. Orta yaşlarının sonlarındaki her erkek gibi onlarında zaafları belliydi: Bilimum Belgesel... Hemen kumandayı kapıp Ntv yeşil ekranı açtım, evet tahmin ettiğim gibi belgesel vardı ve odadaki ortam düzelmeye başlamıştı babam ve amcamın balıkları avlamak için Turan taktiğinin balıklar alemindeki versiyonunu uygulayan yunusları gördüklerinde ama normal bir belgeselden de farklıydı bu çünkü Ramiz dayımızın sesiyle yunuslar gözümde daha bir mafya, kurban balıklarda daha bir mağdur gözükmüşlerdi gözüme. Neyse ki bizimkiler Tuncel Kurtiz'in hiçbir kelimeyle tanımlanamayan sesini yadırgamamışlar ve ikinci yarı için gerekli sakinliğe ulaşmışlardı. Lakin Hollandalı oyuncular soyunma odasında Fight Club'ı özet halinde izlemiş olacaklar ki ikinci yarıda aynı çıtırtılarla başlamıştı. Kafasına darbe aldıktan sonra Saydekvari
hareketlerde bulunan Pique'nin hatası ile topla buluşan Robben, İspanya'ya karşı bu kadar müsait bir pozisyon kazanmanın gerçekliğine inanamamış olacak ki topu Casillas'ın bacaklarına nişanlıyordu. Hollanda'nın maçı kazanabilecek potansiyele sahip olduğunun farkına varan Del Bosque, günün etkisiz ismi Pedro'yu çıkartıp yerine turnuva boyunca kenarda hoplayıp zıplayıp takımın hiperaktiflik görevini üslenen Jesus Navas'ı sokuyordu. Bu tercih takımın sağ tarafına canlılık getirmiş, Hollanda'nın baskısının kırılmasına neden olmuştu. Navas'ın ortasında mallığı tutan Heitinga topu ıskalamış ve önünde kalan topla ne yapsam diye düşünen Villa, topu kale yerine seyircilere yollamıştı maçın son çeyreğine girildiğinde. Maçın sonlarına doğru Ramos bomboş pozisyonda kafayı yanlış yere vuruyor, karşılaşmanın uzatmalara gideceğinin sinyalini veriyordu bu dakikalarda. İniesta fırsat bu fırsat, hazır oyun rölantideyken başlayayım ben çirkefliklerime diyerek mümkün mertebe ikili mücadeleler sırasında kendini yere atarak hem Howard Webb'i kandırmayı başarmış, hem de maçı televizyon karşısından izleyen yılların hakem aldatıcısı Serhat Akın'ın bile takdirini kazanmıştı maçın son düdüğü çalarken. Uzatmalara İspanya etkili başlamış, arada futbol oynamayı da ihmal etmeyen İniesta'nın araya güzel pasıyla topla buluşan Fabregas, Robben'e
misilleme yaparak o da kalecinin ayaklarına yollamıştı topu. Hollanda'nın bocaladığı anlarda, serbest vuruştan gelen topa boşa çıkan Casillas, arkasına baktığında Mathijsen'in topu auta attığını görüyordu. Birinci uzatma devresinin sonunda hızla ceza sahasına giren İniesta Bronchorst'un müdahalesiyle golden oluyordu. İkinci uzatma devresi ise İniesta'nın her yönden " azıttığı " devre oluyordu. İlk olarak sarı kartlı Heitinga'ya kırmızı kartı aldıran, bu hareketiyle çok sayıda futbolseverin küfrünü aldığını düşündüğüm İniesta, afallamış Hollanda'ya son darbeyi de kendi vuruyor, adeta Dünya Kupasını da bir tarafına sokmayı garantiliyordu. Son düdük çaldığında ben İspanyolca küfür bulmak için Google Translate'e girerken, babam sonunda az da olsa İspanyolların şereflerinden biraz yoksun olduklarını kabul ediyor, amcam ise Ahtapot Paul'ün iddaasının yine tutmasına mutlu olmuş gibi gözüküyordu. Kabul etmek gerek öyle yada böyle İspanya Dünya şampiyonu olmuştu ama son sözüm şu olacaktı: Perra İniesta...















8 Temmuz 2010 Perşembe

İspanyol Çekirge Del Bosque!

Maç başlamadan önce konuşuyoruz babamla, adam tamamen kazanamayanların yanında; inşallah İspanya atlar, adamlar final görsünler bari diyordu. Maç öncesi böyle konuşan adamın maç sırasında İspanya - Cadiz doğumlu bir taraftar silüetine bürünmesine şaşırmamıştım doğrusu. Mehmet Topal'a vermediği toleransı aynı bölgede Busquets'e veren babamın " por favor Villa, por favor" dediğini duyar gibi olmuştum Villa maçın ilk net pozisyonunda Neuer'i avlayamayınca... Del Bosque, Portekiz ve Paraguay maçlarında yapamadığını yapmış, Torres'i kenara oturtmuş, üçüncü zıplamadaki çekirge konumundan son anda kurtulmayı bilmişti. Ama İspanyadaki tek değişikliğin bu olmadığı belliydi zira takım Almanların pas trafiğini kapatmayı başarmış, presleriyle de olgun bir atağa erişmelerini engellemişlerdi, işin ucunda hiç gidemedikleri finale gitmek, kahraman olmak vardı. İlk yarı böle bitti bitecek derken kolayca maçın kırılma noktası diyebileceğimiz Mesut Özil'in 'haklı ' olarak penaltı beklediği pozisyon gerçekleşti. Maçın başından beri hakemden onay almışçasına rakiplerini çirkefçe birer birer ekarte eden Ramos bu sefer risk almış ve penaltıya sebebiyet verecek bir müdahalede bulunmuştu, hakem ise Ramosa " arka sağlam devam et" bakışı atarak oyunu devam ettirmişti. İkinci yarı başlar başlamaz İspanya Xavi'nin yönlendirmesi ve Pedro'nun aktif oyunuyla etkili gelmeye başlamıştı sıvası dökülmüş Panzerlerin kalesine. Bu baskı sırasında Löw önemli bir hamle yaparak; defansta aksıyan, hücuma ise hiçbir katkı yapamayan Boateng'i çıkararak yerine bindirme özelliği olan sol bek Jansen'i almıştı. Bu değişiklik etkisini göstermeye başladığında ise roller değişmiş, Almanlar baskın taraf olmuş, Trochowski yerine giren Kroos ile de önemli bir pozisyon yakalanmıştı. Tam işler Almanlar için iyi gidiyor derken kornerden gelen topa hayvani bir şekilde yükselen Puyol final kapısını İspanyollar için aralıyordu. Puyol golü atmıştı atmasına ama bizim evde daha farklı, daha anlamsız bir sevinç vardı; babam yüzü olsa televizyona sarılırdı ama sadece " oh be anasını satayım, geç oldu ama güç olmadı iyi bari " diyerek sevindi. Ben ise şaşkın gözlerle maça döndüm ama Almanların maçı artık çeviremeyeceğini biliyordum çünkü turnuva boyunca bir kere yenik düşmüşlerdi onda da sudan çıkmış balığa dönmüşler, ne yapacaklarını bilememişlerdi. Aynı durumun bir beden daha fenası burda da geçerliydi, eğer Pedro az bir akıl barındıran bir İspanyol vatandaşı olsaydı İspanya'nın Almanları madara etmesi işten bile değildi. Maçın son düdüğü çaldığında sevinenler; İspanyollar, babam ve iddaası tuttuğu için Ahtapot Paul'dü... Final müsabakasında iki bu kupayı hiç kazanamamış takımın mücadelesinde; Hollanda'nın kupayı alması yönünde bir isteğim var, çünkü onlar daha önce iki kere finalde kaybetmişlerdi ve evet ben İspanya'yı sevmiyorum...

6 Temmuz 2010 Salı

Yazın Portakal mı olur?

Oturmuşum balkona, filinta gibi televizyonda karşımda, oh diyorum Hollanda maçı var bir de..Maç başlıyor başlamasına ama ilk on dakikada ne benim beklediğim Hollanda var ne de Ömer Üründül'ün... Yani Ömer abimiz sahada kollektif yapıda bir Hollanda göremeyince kızıyor içten içe, kızdıkça da daha çok saçmalıyor. Nese ilk 15 dakika Ömer Üründül feat Vuvuzelacılar eşliğinde geçerken, Sneijder ' lan o kadar prens falan gelmiş karısı da burda ayıp olur' diyerek takımını biraz toparlıyor. Az önce bahsi geçen zatın attığı pas ile topla buluşan Van Bronchorst öyle bir vuruyor ki Hagi'nin Monaco'ya attığı efsane gol geliyor hemen akıllara ( en azından benim aklıma geldi :P). Golden sonra eski görüntüsüne dönen Hollanda, o sevimsiz topuyla adeta Uruguaya davet çıkarıyordu fakat anlaşılan Suarez'in olmayışı beklenenden fazla etkilemişti takımı. Maç böyle 'al gülüm, ver gülüm' giderken mütevazi golcü Forlan sol ayağıyla yine dönen bir top yolluyor kaleye Misugi gibi, kaleci biraz da kendi hatasıyla kalesinde görüyor topu. İlk yarı böyle sonuçlanırken 2. yarıda neler olacağını kestiremiyorum çünkü bir hayalkırıklığı var maçla alakalı... Böyle ben düşünürken başlıyor 2. yarı ama 65'e kadar yine yok iki takımda meydanda derken üst üste birkaç pozisyon yakalayan Hollanda, Sneijder'in kupanın favori gol çeşidi olan " ofsayt kokan gol" cinsinden golü ile tekrar üstünlüğü sağlıyor. Daha Uruguay 'noluyor lan' diyemeden Kuyt' ın ( Köeöyt ) hayatının en teknik ortası ve Robben'in kafasıyla Hollanda " güya " rahatlıyor. Sadece gol dakikalarında etkili olan Hollanda 90'a kadar Uruguayın fakirhanesine çok uğramıyor bir daha. Bu duruma sinirlenen Uruguay ' sen bizi dengin olarak görmüyor musun lan ' diyerek basıyor golü ama kalmış 2 dakika.. Allah biliyor, Uruguay'ın golünden çok Ömer Üründül'ün göt olmasına seviniyorum, Hollandanın 3. golünden sora ' Uruguayın işi bitti ya ' dediği için sırf.. Nese O iki dakikada bir kaç şut şansı yakalasa da umduğumuz olmuyor (umduğumuz diyorum çünkü hangimiz Uruguayın gol atmasını dilemedik ki ) ve Hollanda finale adım atıyor fakat bu Hollanda bildiğimiz Hollanda değil, Hollanda dediğin ölümüne atak oynayan, kendini izlettiren bir takımdır ama bu değildir...

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Almanya Fikip Attı

Almanya - Avustralya maçından sonra bu Almanya ortalığı dağıtır dediğimde, hastir lan hele onlar Arjantinle karşılaşsın gör o zaman o domuzları napıyolar diyen marangoz Selami abiye, Almanya anca Avustralya'ya atar Klose mlose yalan diyen staj arkadaşlarıma, bir babanın oğluna yapmadığı övgüyü Messiye Maradonaya yapan Rıdvan Dilmene, Schweinsteiger'in defansif yönü sıfır Messi onu deli eder diyen Sergen Yalçına burdan selam ederim, evet hiçbiriniz bir bok öngöremediniz, evet bu sefer ben demiştim diyecem çünkü almanya şöle organize, böle sistemi oturmuş dediğimde bana hiç şans tanımadınız ( Sergenle Rıdvanı şu son cümleden muaf tutuyorum haliyle:P )... Ama sağolsun Almanya benim yüzümü kara çıkarmadı, başlama düdüğüyle birlikte Arjantinin üstüne çökmeyi bildi. Özellikle normal sezonda bir türlü ısınamadığım Müller şu kupada beni mest etti, takdirimi topladı zira onun dokunuşuyla başladı Arjantinin 90 dakikalık kabusu...Golden sonrada araya bir tane daha sıkıştırırız diyerekten yüklenen Almanya golü bulamasada kalesinde de önemli bir pozisyona da olanak tanımadı. İlk yarı böle geçerken Almanyanın bu skorla yetinmeyeceğini sezebiliyordum ama ikinci yarı Almanlar açısından öle başlamadı, la bu tangocular atacak mı yoksa falan derken Müllerin Podolskiye break dansımsı pası Kloseye dünya kupalarındaki 13. golünü getirdi. Golün akabinde Maradonada hazımsızlık belirtileri gözükmeye başladı, böyle sahaya girmeler, ne bileyim hakeme yoğun itirazlar, 4. hakeme el altından Kolombiya malı önermeler falan derken aynı dakikalarda Schweinsteiger Arjantin kadrosuna milli marşlarını tersten okutturacak bir hareketle içeri girdi, Freidriche golü yapmak kaldı. Artık Almanya için taşak geçme dakikalarıydı ama çok yüklenmediler çünkü karşılarındaki eski zamanların dünya devlerinden biriydi saygısızlık yapmak olmazdı. Ama 89'da Mesut Özil sıkılmış olacak ki ani atağa hırsla katılarak Schweinsteigere " abi köpeğin olayım at şu topu " der gibi bakması, pasın ona gelmesine yetti, onunda müthiş ortası Klosenin ' Şişman Ronaldoya ' bir adım daha yaklaşmasını sağladı dünya kupaları gol krallığında... Önceki maç kameralara burnundaki sümüğü evirip çevirip ağzına atarken yakalanan Löw, maç bitsede bir Mourinho turu da biz atsak diye sabırsızlıkla beklerken kenarda, hakemde sevinsin gariban diyerek bitirdi 90 dakikayı... Diyeceğim şudurki bu Almanya şuan ki İspanyayı da yener tabi ilk önce İspanya turu atlayacak mı onu görecez...

30 Haziran 2010 Çarşamba

İspanya 1 - 0 Portekiz

Tüm İber yarımadasını televizyonlara kitleyen maç geldi geçti, Portekizlilerin korktuğu oldu ve İspanya özellikle 2. yarıdaki oyunuyla çeyrek finalde Paraguay'ın rakibi oldu...
Aslında maç halısahada birbirini yeni tanıyan topçuların oyunu gibi başladı ne İspanya organize olabiliyordu ne de Portekiz çok kişiyle hücuma çıkabiliyordu. Aralarda iki takımda ufak tefek pozisyonlar yakalasa da Portekizden Coentrao, İspanyadan ise David Villa dışında herkes bitse de gitsek havasında ilk yarıyı bitirdiler. İkinci yarı başladığında soyunma odasında aldıkları gazla iki takımda üzerlerindeki ölü toprağını atmak için biraz hareketlenmeye başladılar. Ama İspanya taktik kurgusunda direkt çakılı bir forvet olmamasının sıkıntısıyla sadece ortasaha önünde top yapabiliyordu. Aynı dakikalarda ise Portekizde ufaktan kıpırdamalar vardı. Hücuma daha hızlı çıkmaya çalışan Portekiz Puyol'un ters vuruşuyla gole de çok yaklaşmıştı. Bu oyun Torres kenara gelene kadar sürdü. Giren oyuncu Llorente tam olarak İspanyanın aradığı kandı çünkü topu Xavi-İniesta-Busquets üçlüsü amaçsızca çeviriyor, ilerde top tutacak eleman bulamıyorlardı. Llorentenin pivotluğunda Xavi ve İniesta daha bir işler olmuş, pozisyonlar birer birer gelmeye başlamış, Portekiz iyice bunalmıştı. Yine oyunun Portekiz sahasında sıkıştığı dakikalarda yine hakemlerin kaçırdıkları ofsaytla, üstelik bu kez iki ofsayt birden, İspanya Villa ile golü buldu. Bu dakikadan sonra Portekizin bastırması beklenirken İspanya golün gazıyla top yaparak rakibini iyice bunalttı. Aynı anda gözler Del Bosque ve Queiroz'un yapacağı değişikliklere döndü. Fabregas sahaya 'ulan Busquets oynuyor biz oynamıyoruz anasını satayım' der gibi bakarken Portekizde Almeida yerine Danny girmişti bile. Portekiz aradığı organizasyonu bulamadan maçın sonu gelmiş, futbolcularda gerilmeye başlamışlardı. Yine o anlardan birinde günün hırçın ismi Ricardo Costa biraz da Capdevilla'nın kendisine Oscar adaylığı getirecek performansıyla kırmızı kartla oyundan ihraç edildi. Bunla birlikte maçı rölantiye almayı bilen İspanya 90 dakikayı mutlu mesut bitirdi. Özellikle Villa ve Ramos'un kişisel istekleri maçın kazanılmasında etkili oldu ama İspanya şu haliyle Paraguay karşısında tökezleyebilir...Coentrao ise günümüzün sol bek anlayışını değiştirebilecek tarzda bir oyuncu olduğunu ve yıllardır o bölgede istikrarlı bir adama sahip olmayan Portekizde uzun yıllar hizmet edebileceğinin sinyalini verdi.