27 Temmuz 2010 Salı

Cop Out

Clerk serisinde yarattığı karakterlerle adını duyuran Kevin Smith'in sonraki yapımları merakla beklense de eleştirmenler tarafından pek olumlu karşılanmamıştı bu son filmleri. Dogma'da din konusuna, Zack and Miri Make A Porno'da ufaktan porno sektörüne el atan Smith, son filmi Cop Out da ise klişeleşmiş polis departmanı ve uyuşturucu satıcılarına kendi kamerasından bakıyor.

9 yıldır New York Polis Departmanında birlikte çalışan Paul ve Jimmy, bir uyuşturucu çetesinin izini bulurlar. Çeteyi ortaya çıkartmaya çalışırken işi batıran ikili, görevden bir aylığına ücretsiz şekilde uzaklaştırılırlar. Kızının düğünü için paraya ihtiyacı olan Jimmy, değerli beyzbol kartını satmaya karar verir fakat Paul ile dükkana gittiklerinde olaylar farklı bir şekilde gelişir, artık iş sadece beyzbol kartı değildir.

Die Hard filmlerinden bu tarz asi polis rollerine alışkın Bruce Willis'i Jimmy rolünde görünce hiçte şaşırmıyoruz fakat 30 Rock'ın siyahi yıldızı Tracy Morgan'dan böyle bir polis tiplemesini yönetmen Kevin Smith bile beklemiyordur kanımca. Birkaç zorlama ve anlamsız diyaloğunun dışında Paul karakterinin gevezeliği ve " boş adamlığı " gayet iyi verilmiş filmde Tracy Morgan'ın ilginç oyunculuğu ve Smith'in kalemi sayesinde. Boşboğaz iki polis rolünde ki Adam Brody ve Kevin Pollak ise sade ve akıllı oyunculuklarıyla filme derinlik katıyorlar. Kevin Smith'in fetiş oyuncularından Jason Lee'yi de filmde Jimmy'nin eski karısının küstah sevgilisi rolünde görmek mümkün. Paul ile birlikte filmin fütursuzluğunu sağlayan diğer önemli karakter ise Dave. İlk üç American Pie filminin Stifler'ı Sean William Scott'ın oynadığı Dave karakteri senaryoda çok önemli bir yer kaplamasa da filmin en önemli eğlence kaynaklarında biri olduğu kesin.

Cop Out eleştirmenlerden olumlu yorumlar almasa da özellikle birkaç orjinal sahnesiyle komedi türüne katkı sağlaması nedeniyle izlenebilir bir film. Özellikle yazları olan iyi film azlığında gayet memnun kalınabilir Cop Out'tan. Filmdeki diyalog açısından aşırıya kaçan sahneleri ise Kevin Smith'in marjinalliğine vermek lazım, tüm bunlar göz önüne alındığında komedi filmi arayanlar için doğru adres olabilir şu günlerde Cop Out...


Cop Out Trailer from Jason Arakacaryan on Vimeo.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Guiza Ağlamasın da Kim Ağlasın!


Tam iki sene öncesine gidelim. Evet, o zamanlar Fenerbahçe taraftarının keyfi yerindeydi zira önceki sezon La Liga'da " penaltısız " gol kralı olan Mallorca'lı Guiza ile anlaşılmış, hem de böyle bir gol kralı 17.4 Milyon Euro gibi " uygun " bir rakamla gelmişti. Şimdi şu yazıyı " oba ne güzel, Guizayı yerin dibine sokacak bir yazı daha " diye düşünenler kenara çekilsinler çünkü bu Guiza eleştirisi değil, bir golcünün yaşamaması gerekenler dizisi!

Guiza'nın Mallorca'da sadece ligde 27 gol atmasını iştah kabartıcı bulan Fener yönetimi, aradıkları golcünün Guiza olduğuna inanmışlardı bile. Fakat yönetimin hatası şu olmuştu ki; Guiza fırsatçı bir forvet değildi, hele hele servis yapan bir forvet hiç değildi. Guiza'nın attığı 27 gole bakın; ya Ibagaza ve Arango'nun getirdiği toplarla ceza sahası civarında yaptığı vuruşlarla yada kendi kabiliyeti olan ekstrem vuruşlarla yapmıştır bu golleri. Kaleciden dönen topu tamamlama, paralel paslarla bitirme gibi üst düzey bitiricilik yetenekleri en başından beri vasattır Guiza'nın. Kısacası Guiza, bir zamanların Ümit Karan'ı gibi eksantrik pozisyonların golcüsüdür; kolay pozisyonları, alda atları sevmez pek. Lakin yönetimin aradığı da tam olarak budur; Alex'in derinleme paslarını bitirebilecek bir oyuncu...

İlk sezon kendisinden beklenen " bitiriciliği " gösteremeyen Guiza üzerinde baskılar giderek artmış, hayatı boyunca bu kadar beklenti hissetmemiş ve sorumluluk almamış Guiza ise oyun sırasında daha tedirgin olmaya başlamıştı. 11 golle biten ilk sezondan sonra Guiza, üzerindeki kuşku bulutları sürse de ikinci sezonuna daha umutlu başlamıştı. Ama oruç sezonunu erken açan Guizaya yönelik eleştiriler ve şakalar giderek ağırlaşmış, tüm bunlar oyuncunun moralinin ve sinirlerinin giderek bozulmasına neden olmuştu. Fenerbahçe'nin Bursa'ya 3 - 2 yenildiği maçta oyundan çıkarken yuhalanması bardağı taşıran son damla olmuştu, gözyaşlarını daha fazla tutamamıştı Guiza. Maçtan sonra Fener taraftarının anlamsız bir geri dönüşü vardı. Sanki Guizayı yuhalayanlar Galatasaray taraftarıymış gibi " Guizalar ağlamasın, ağlatılmasın " kampanyalarına başlamıştı Fener taraftarı. Tabi içlerinden hala Guiza ile dalga geçiyorlardı ama son bir şans vermişlerdi ona artık. Guiza bu son şansı başlarda iyi değerlendirse de ligin sonunda " kazanıldığı zannedilen " sonrasında kaybedildiği anlaşılan şampiyonluğun gitmesinin en büyük unsuru olarak gösterildi. Daum ile yollar ayrıldığında Guiza'nın da gideceği belli olmuştu. Yeni patron Aykut Kocaman Guiza'yı kampa almayarak oyuncunun satış fermanını imzalamıştı.

Son olarak Kütahyalı bir " sivrizekalı " vatandaşımız televizyonlara " demeç " vererek Guiza'yı alan takıma Kütahya kaplıca bölgesindeki 12 dönümlük araziyi hibe edeceğini söyledi. Uyanık vatandaşımız sadece sevmediği bir takım olduğunu, Guiza o takıma gittiği takdirde arsayı vermeyeceğini de ekleyerek Guiza nereye gitse " ben bu takımı sevmiyordum yahu " diyebilme garantisini elinde tuttu. Sonuçta şu son yapılanlara kadar olayların büyük çoğunluğu Guiza'nın hakketmediği durumlara sürüklenmesine neden oldu. Umarım kendini evinde hissedebileceği Getafe'ye döner ve tekrardan gollerini sıralamaya başlar okçu.


19 Temmuz 2010 Pazartesi

Chandler Bing Sendromu ve Barney Stinson Durumu


Bazıları vardır; çekildikleri fotoğrafın anlamı onlardır, onlarsız o fotoğraf bir hiçtir. Duruşlarını bozmadan 2250 fotoğraf çekilebilme kapasitesine sahiptirler. Hiçbir şekilde yamuk- cücük veyahut ezik- büzük resimlerini bulamazsınız bu şahısların. Her resimleri bir doğa harikası olur, Facebook'ta en az 20 kişi tarafından beğenilir. Onlar kamerayı severler, kamera da onları. Özellikle Sony Ericsson Cybershot özelliği olan telefon kullanırlar. ( gerçi 45 derecelik pozlarıyla ünlü tiki, apaçi veyahut emo diye etiketlenen kişilerden sonra bu özelliklerinden soğumuşlardır. ) Fazla uzatmaya gerek yok; toplumda " fotojenik " diye tabir edilen bu duruma, ben " Barney Stinson Durumu " diyorum.

How I Met Your Mother izleyenler bilir; Barney esrarengiz bir şekilde hiç bir resimde kötü çıkmaz. Bende bu yüzden bu durumu böyle adlandırıyorum. İşin bir de çok daha farklı bir tarafı var. Bazıları da vardır; bulundukları resmin bütünlüğünü bozar, resimde diğer insanlardan ve objelerden aykırı dururlar. Resimlerde genellikle asimetrik bir şekilde poz verdikleri görülür, dolayısıyla poz verme istekleri bir faciaya dönüşebilir. Hayatlarında en fazla 20-25 tane " istekli " olarak fotoğraf çekilir, bilerek kamera özelliği zayıf olan telefonlardan alırlar.işte bende bu duruma " Chandler Bing Sendromu " diyorum. Friends'i izleyenler bu durumun Chandler'ın garip özelliklerinden biri olduğunu bilirler. Chandler hiçbir resimde doğru düzgün çıkmaz, üstte de görüldüğü gibi ağzı- gözü yamulmuş bir şekilde resmi bok eder. Ne yazık ki bende bu " sendrom "dan muzdaripim ancak birkaç tüyo ile bu mallıktan tamamen kurtulamasak da resimdeki özürlülük katsayımızı azaltabilmemizin yolları bulunmaktadır.
Nelerdir bunlar: Öncelikle kendini resim çekilmeye hazır hissetmiyorsan çekilme kardeşim, zorla mı! He illa bir tarafım kaşınıyor, rezil olmak istiyorum diyorsan bir de şunlar var; Asla poz verme... Evet, bu sendromu taşıyan kişilerde gözlemlediğim kadarıyla ( Bir tek kendi fotoğraflarıma baktım; gözlem bu ), poz vermeye çalışan sendromlu kişi kendini kastığı için vücudu bu kadar kasıntıya tepki vererek; saçma şekiller almaya başlıyor, o yüzdendir ki poz vermeyi unutun. Durum çok vahimse özürlü pozlar verin ki " bilerek yaptım bolumm " diyebilesiniz. Ama bana kalırsa yine de en iyi çözüm; mümkün mertebe resim çekilmemek, ben öyle yapıyorum.



18 Temmuz 2010 Pazar

The Cove: Küçük Bir Koy Ama...


Ntv sağolsun; çok merak ettiğim, 2010 En İyi Belgesel Oscar'ını almış The Cove'ı izleme şansına eriştik. Daha önceden de Japonların büyük balinalara yaptıklarını bildiğimden, yunusların konusunda olayın şuanda ne durumda olduğunu ayrıca merak ediyordum.

Filmin başında Taiji'deki yunus katliamını kanıtlamak için ekibin toplanmasını izliyoruz. Filmin ilk kısmında yürek burkan kısımlarından biri; 60'ların ünlü dizi serisi Flipper'ın yunus eğitmeni Richard O'Barry'nin Flipper'ı oynayan eğitimli yunuslardan birinin ellerinde intihar etmesini söylemesiydi. Okyanus veya büyük denizlerde yaşamaya alışkın yunusların ufak bir havuzda gösteri dünyasına sunulmasının; yunusların depresyona girmelerine neden olduğunu ve tüm bunların sonucunda yunusların intihar ettiklerini belirten O'Barry, " O zamanlar bu bilinçte olsaydım, her sene bir Porsche alacağıma; gösteri dünyasından birkaç yunus kurtarırdım " diyordu. Yani Taiji de sadece yunusların katledilmesi değil, yakalanan yunusların gösteri merkezlerine satılması da önemli bir sorundu.

Belgeselde; içlerinde Isabel Lucas ve Hayden Panettiere gibi ünlülerin bulunduğu bir sörfçü grubunun bu kale gibi savunulan Taiji koyunda olanları protesto amacıyla yaptıkları gösterinin fiziksel şiddetle savuşturulmaya çalışılmasının görüntülerini izleyenler, bunun biraz da duygu sömürüsüne kaçtığını söyleyebilirler çünkü kaba şiddet karşısında kameraya karşı ağlamaya başlayan Heroes yıldızı Panettiere gerçekten de pek yapmacık duruyor. Filmin eleştirilen noktalarından biri de Japonları baya bir suçla itham etmeleri ve " bunlarda her buldukları boku yiyorlar yav " tarzındaki Japonlara karşı duruşları idi. Gerçi filmin ilerleyen bölümünde bu hatalarından vazgeçip sadece konuyla ilgisi olan Japonlar üzerinden olayı devam ettirseler de ülkelerinde (bkz. Amerika ) o kadar dönen yunus gösteri şovlarına neredeyse hiç değinmemeleri de pek samimi durmuyor.

Filmin ilerleyen kısımlarında, film amacını hatırlıyor ve buna uygun hareket ediyor. Taiji koyuna çekime geldiklerinde belli bir alana kadar çekime izin veren Japon balıkçılar; sonradan yaptıklarının ortaya çıkmasından tırsarak baya sert bir önlem alıyorlar ekibe karşı. Bu aşamadan sonra işler illegal ilerlemeye başlıyor ki en acı görüntüler bu kısımda yakalanıyor. Gece bastığında gizlice koya giren ekip; termal kameralarla etrafı kolaçan ederken, dalgıçlar yunusların seslerini kaydetmek amacıyla alıcılarıyla dalıyorlar. Ayrıca gizli çekimler için kameralar kayalıklara kamufle şekilde yerleştiriliyor. Artık sadece beklemek gerekiyordu ki istedikleri görüntüler yavaş yavaş gelmeye başlıyordu bile. İşçiler kendi aralarında konuşurken bile " şu kadar yunus öldürdüm, yok balina eti böyleydi " gibi falsolu şekilde konuşuyorlardı ki ekibin işine gelmişti bunlar. Yunusların yakalandıkları o acı sahnelerden bahsetmek bile istemiyorum. Babam ve Oğlum bile yalan oluyordu bu görüntülerin yanında; insanın kalbi sızlıyordu.

Bir de yunus etinin satılma durumu vardı ki bu Japon halkı içinde vahim bir durum oluşturuyordu. Zira yunus deniz ekolojisinin en üst basamaklarında bulunduğu için bünyesinde normal memelilerden daha yoğun miktarda cıva bulunduruyordu. Bol cıvalı yunusların etleri, büyük mağazalarda sağlık onayı almış balina eti diye satılıyordu ki Japon halkının yunus eti yediklerinden en ufak haberleri yoktu. Belgeselin diğer bir olumlu yönü; sırf suçlama üzerine çalışmaması ve Japon balıkçılara da savunma hakkı vermesiydi. Lakin balıkçılar adına belgeselin sorularını yanıtlayan bilmem ne müdürü o kadar ezik kaldı ki sorular ve kanıtlar karşısında, belgesel tamamlandığında görevinden alınmıştı bile.

The Cove üstüne düşeni yapıyor ve insanlığın ilgisini biraz da olsa bu konuya çekiyor. Şahsi fikrim; iletişim anlamında insana bu kadar yakın olan bir türün bir nevi " soykırıma " kurban gitmesi, hem insanlık için yalnızlığa hem de okyanus için ekolojik dengesizliğe neden oluyor... O'Barry kapanışı şöyle yapıyor: " Ömrüm bitene kadar sadece bu işe odaklanacağım, bu ufak koydaki yunuslar kurtulana dek. Eğer bunu durduramazsak, bunu düzeltemezsek; daha büyük sorunları unutun, umut yok demektir. "

16 Temmuz 2010 Cuma

Az ama Öz: Dünya Kupası




Bir Dünya Kupası daha geçti gitti; akıllarda pek çok şey yer edindi. Peki neydi bu Dünya kupasını özel yapanlar...
  • Konfederasyon Kupasında ilk çıkışını yapan vuvuzela, asıl süksesini Dünya Kupasında yaptı. İlk maç olan G.Afrika - Meksika maçını televizyon karşısında izleyenler; maçın uluslararası bir terör saldırısına kurban gittiğini bile düşündüler çünkü bu veletin sesi gerçekten fenaydı. Turnuva ilerledikçe kulaklar vuvuzelaya alıştı,hatta vuvuzelayla ritm tutulmaya başlandı, yer yer vuvuzela Ömer Üründül'e tercih edildi.
  • Bundan yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda turnuvanın en iyi ismi olarak aklımızda kalacak isim; ne İniesta olacak, ne Messi ne de Ronaldo. Bu kupanın asıl isimleri Diego Forlan ve Thomas Müller olacak. Öyle ki kardeşi bacaklarını kaybettiğinden beri hayır işlerini bırakmayan, hala daha ilk arabası olan Peugeot 206'yı kullanan, mütevazı golcü Forlan, bu turnuvayla birlikte uluslararası alanda hakkettiği takdiri ilk defa alıyordu kupanın oyuncusu seçilerek. Müller ise daha bundan bir sene önce Bayern Münih'in A takımına yeni çıkmış alelade yedeklerinden biriyken, Van Gaal'in verdiği şansları çok iyi kullanmış ve kendini Dünya Kupasına getirtmişti ama kimse ondan böyle bir performans beklemiyordu, takımda öyle yer etmişti ki onun oynayamadığı İspanya maçında takım hücum yönünden dağılmış, iş göremez hale gelmişti. Bu formuyla Müller turnuvanın gol kralı oldu. 21 yaşında olduğunu düşünürsek, Ronaldo'nun rekorunu geçebilecek bir kaç oyuncudan biri gibi gözüküyor.

  • Bu kupada taraftarlar daha bir heyecanlı, daha bir 'ateşli'ydi sanki. Paraguay taraftarı ve ülkesinde mankenlik yapan Larissa Riquelme başlattı bu taraftar kavramının değişimini. Daha sonra Paraguay'ı Almanlar, Brezilyalılar takip etti.
  • Dünya Kupasını kendi lehine çeviren sadece Larissa bacımız değildi elbet. Bir de iddaa uzmanı Ahtapot Paul çıktı başımıza. Ne kadar iyi niyetli bir hayvanda olsa tüm sonuçları bilmesiyle Türk gençlerinin içten içe gıpta ile baktığı ve kıskançlık beslediği bir mahlukat oldu. Ömrünün bitmesine yaklaşık bir sene kaldığının açıklanması, Bay Tahmin sunucusu Murat Özarı'da pis bir sırıtışa neden oldu.
  • Büyük hakem hataları, Almanya'nın İngiltere 66'nın rövanşını alması, Messi'nin ve C. Ronaldo'nun bekleneni verememesi, Klose'nin Ronaldo'ya 1 gol kala grip olması, İtalya ve Fransa'nın gruplardan çıkamaması, Platini'nin rahatsızlanması, Yeni Zelanda'nın turnuvanın namağlup tek takımı olması; bu Dünya Kupasının diğer önemli olaylarıydı.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Guti Hazretleri Beşiktaşta!

Beşiktaş uzun uğraşlar verdiği Guti transferini bitirdiğini ve oyuncuyla 2 yıllık sözleşme imzalandığını yine bok varmış gibi IMKB'ye bildirdi. Şaka bir yana hem Beşiktaş için hemde Türk futbolu için önemli bir transfer olduğunu düşünüyorum. Öyle ki bence Quaresma'dan daha 'anlamlı' bir transfer gibi duruyor. Gerçi şimdi Beşiktaş'ı bekleyen bir sorun var: Formda olan Delgado'ya ne olacak?

Hadi Tabata satılır diyelim ama özellikle kamptaki performansıyla Delgado, kendini Schuster'e kabul ettirmiş gibi gözüküyordu. Bakalım yönetim bu konuda ve böyle giderse rakam olarak 20'yi bulacağını düşündüğüm yabancı sayısı sorununda nasıl bir karar alacak. Zapo, Fink, Tello yolcu; Tabata ve Holosko da namlunun ucunda gibi. Bakalım ilerleyen günler Beşiktaş adına neler sunacak bize...

Honey, Get Up Now!

Kariyerinin başlarında ufak çapta aile dizilerinin yönetmenliğini yapan Shawn Levy, daha sonraları ikinci sınıf aile komedi filmlerine geçiş yapmış, yıllar ilerledikçe seviyesini düzeltmiş, en son olarak Night at the Museum serisine imza atmıştı ki Date Night gibi asıl sıçramasını yapabileceği bir şans yakalamıştı. Shawn Levy'nin en büyük şansı, Office'in yıldızı Steve Carell ve 30 Rock'ın yaratıcısı Tina Fey gibi komedi ustalarının başrollerde olmalarıydı. Sadece bu iki yıldız değil, oyuncu kadrosu açısından son yılların en önemli kadrolarından birine sahip film. Örneğin bu tarz filmlerin adamı Mark Ruffalo bile iki dakika ya var ya yok filmde. Mark Wahlberg, James Franco, Mila Kunis, Taraji Henson, Ray Liotta, William Fichtner, Leighton Meester, Common da filmdeki diğer önemli isimlerden. Film için bu isimlerin olmasından çok bu isimlerin rolleri için doğru seçilmesi çok önemli. Oyuncular, filmdeki rollerinin az ama öz olduğunun bilincine vardıkları için gayet olumlu performans sergilemişler.

Orta yaşlarında olan, klasik bir evli çift görüntüsü veren Phil ve Claire Foster çifti; en yakın arkadaşlarının boşanacaklarını duymalarından sonra bunun kendi başlarına da gelmemesi için evliliklerine heyecan katmaya karar verirler. Bunun için şehirdeki lüks restaurantlardan birine gittiklerinde yer olmadığını görürler, barda sırada beklerlerken başkalarının rezervasyonunu alırlar ve olaylar bu dakikadan sonra iyice farklı bir noktaya gelir.

Filmin başından itibaren Tina Fey ve Steve Carell ikilisi birbiriyle o kadar bağlantılı oynuyorlar ki biri bunlar gerçek hayatlarında da evli dese çok rahat inanırız. Phil'in tertipsizliğinin, plansızlığının anlatıldığı o minik sahnelerden tutunda Claire'in kontrolcü kişiliğinin gösterildiği sahnelere; filmde en ufak gereksiz sahne bulunmuyor. Sahnelerin tamamı karakterlerin gelişimlerini gösterme ve filmin devamını sağlama amacı taşıyor. Başta da dediğim gibi yan rollerdeki oyuncuların usta katkılarıyla komedi anlamında gerçekten iyi bir film oluşmuş. Nasıl güldüreceğini bilen bu iki isimden de daha azı beklenemezdi zaten.
Filmin yönetmeni ve kamera arkası ekibi gerçekten de başarılılar filmde. Senaryo da izleyeni filmde tutuyor, devamını öğrenme isteği uyandırıyor. Diyaloglar da bu ikiliye uygun yazılmış. Şu yaz aylarında komedi filmi bulamayanların, ezelden beri iyi komedi filmi sevenlerin, türe ısınmak isteyenlerin görmesi gereken bir film Date Night. Aşağıda fragmanını da bulabileceğiniz filmin; özellikle Steve Carell odaklı sahnelerine dikkat etmenizi öneririm. Tina Fey'in de filmin sonlarındaki sahneleri çoğu kişiyi şaşırtacağa benziyor.Şimdiden iyi seyirler...

13 Temmuz 2010 Salı

Usta, Buraya Bol Klişeli Çek Bir Tane!

Şu yaz ' gerçekten ' sinema açısından kurak geçiyor. Christopher Nolan'ın Inception'ı çıkana kadar özgün bir film ile karşılaşmamız zor gözüküyor. Ülkemizde ' Twilight kızlarının ' etkisiyle salonlar bu tarz filmlere verilmekte, özellikle bağımsız yapımlar bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda salonda gösterime girmekte; birçoğu ise bu şansı yakalayamayarak ülkemizi es geçmektedir şu yaz aylarında. Nese bu ayrı bir yazı konusu. Bende bu sıkıntıda bari Torrentten film indireyim kendime geleyim diyerek açtım Torrente yeni düşen filmleri. Losers'ın DC Comics çizgi romanlarından biri olduğunu duymuştum zira çizgi romandan çevrim filmlere kişisel olarak bir ilgim vardır özellikle iyi bir çevrimse tadından yenmez. Nese Losers'ı görünce indireyim dedim, belki Iron Man'in ilk filmi gibi şaşırtır dedim, Avatardaki Mavi Na'vi görüntüsüyle bile kendine hayran kitlesi yaratan Zoe Saldana var dedim, eğer uygun bir rol verildiği takdirde rolünü layıkıyla yapabilen bir Chris Evans var dedim, filmi izlemek için dedim de dedim ama bileydim filmi Sylvain White adlı mahlukatın yönettiğini, bileydim böyle kötü bir senaryo grubu olduğunu izler miydim hiç...

Filmin olayına girersem; Bolivya'da ayrıntısını pek bilmedikleri bir göreve gönderilen Özel Tim Ekibi, bir şekilde ihanete uğrarlar ve kendilerini öldü göstermek zorunda kalırlar. Bolivya'da normal bir hayata alışma süreçlerinde ise kendi hesapları olan bir kadın; onları ülkelerine geri döndürebileceğini, isimlerini aklamalarına yardım edeceğini söyler, üstelik düşmanları da ortaktır ve kadının ekibe karşı tek şartı; bu düşmanın her ne olursa olsun öldürülmesidir, bla bla bla... Spoiler'ı çok sevmediğim için bende dikkatli olmaya çalıştım ama en heyecan kaçırmadan anlatabildiğim şekli budur filmin. Filmin işlenişine, oyunculuklara falan gelirsek: Bir kez hikayeyi 13 yaşında bir çocuk yazdı deseler inanabilirdim, otuzuncu dakikadan itibaren olayların gelişim aşamalarını o kadar kolay tahmin edebiliyorsunuz ki filmi 'prestij' için izliyorsunuz. Yönetmenin o yerli yersiz her sekansa koyduğu ağır çekim sahnelerden bahsetmek bile istemezdim, o kadar abartmış; sadece bir sahnede uyumlu olmuş bu tercih. Görüntü yönetmeni ve grafikerler en azından ev ödevlerine senaristlerden ve yönetmenden daha çok çalışmışlar, filmin başındaki büyük patlama sahnesi dışında efektler iyi kotarılmış denebilir. Oyuncular içinde ise genelde bir zoraki oynamışlık, bir sıkkınlık mevcut. Özellikle başroldeki Jeffrey Dean Morgan rolüne öyle uymamış ki filmin kalan tüm heyecanını da o alıp götürüyor. Silah tuttuğunda bile 'hadi be o adam silah taşır mı bolum' diyaloğuna giriyorsunuz kendi kendinize. Chris Evans'ın absürd durumlardaki duruş yeteneği bir sahne dışında vasıfsızca kullanılsa da empati kurabileceğimiz karakterlerden biri ve muhtemelen teki bu patavatsız kardeşimiz. Zoe Saldana ise kendisine denileni yapıyor, filmdeki östrojen varlığının tek kaynağı olmak gibi önemli bir görevi üslenmeye kalktığı dakikalarda sanki koltuk altı kıllarını görür gibi olsakta çok üstelemiyoruz kendisini zira her türlü 'tam' bir film olmadığının farkındayız karşımızdakinin. Kötü adam karakterini oynayan abimizin ise oyunculuk adına öle aman aman bir falsosu gözükmüyor filmde lakin yine onun gaddarlığının falan gösterildiği bazı sahneler çok gereksiz ve gerçeklikten uzak bir şekilde yazılmış; her türlü senaristler ve yazım ekibi patlıyor yine.

Filmin sonundan anlıyoruz ki yüksek ihtimal devam filmi gelecek. Eğer çok büyük bir değişiklik olmazsa- özellikle yönetmen koltuğunda - film yine Amerikan askerinin asil kurtarıcılığını savunacak, yine hikayelerde klişeler barındıracak, yine filmi tamamen slow - motion izleyeceğiz ve yine başroldeki; kahvede can sıkıntısından okeye sarmış amcalarımız gibi gezen elemana tahammül edeceğiz. Tabi filmi izlersek eğer... Filmin fragmanı ise şaşırtıcı şekilde eğlenceli onu da aşağıda bulabilirsiniz.